Tavsiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tavsiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2013

.

O ki hayat boğazımda kaldı, yoksa bende bilirdim buraya afilli birşeyler yazmayı.

Madem gelmişim boş geçmeyeyim, bir kaç tavsiyelerde bulunayım;
Müzikal - 'Singin' in the rain ve 'Wicked'
Oyun - 'Macbeth'

Ayrı dallarda müthiş zevkli performans, izlemeye değer.

Geçerken uğradım, birdaha ne zaman uğrarım muamma.
Dedim ya, bu aralar boğazıma kaçan kılçıkla meşgulum.



22 Haziran 2012

Abdal/Tavsiye



Kendi deyimleri ile 'Grup Abdal yeni bir müzikal varoluş çabası ve arayışıdır'. 

Türkü/yorumlarını zevkle dinlediğim ender gruplardan.



28 Mayıs 2012

Ekmek Parasi be Abi !

PART I


Virgül 

Hayatıma ara veriyorum,
İstanbul'a yerleşiyorum !

Nokta

Ve korkuyorum,
Mevsimlerin kahpeliğinden degil,
şehirlerin kahpeliğinden,
Insanların kahpeliğinden korkuyorum.

Ünlem

Ve, Sen !
Konuşman gerekiren susan,
Susman gerekirken konuşan sen.
Sana diyorum duymuyor musun !
k o r k u y o r u m
...


* * *

PART II


Kendime ve size not / Tavsiye -  

Ruh Adam; Ne güzel bir kıtaptır öyle;

Kıtaba onyargılı başladım zira Atsız'ın siyasi bakışaçısını ırkçı bulur, o'nun edebi yönü ile hiç ilgilenmemiştim. Tavsiye üzerine bir şans vermeye koyulunca saçma doktrinime çok kızıp kendimi neden böyle derin ve zengin literatürden mahrum ettiğimi düşündüm. 'Ruh Adam' romanından hiç ummadığım kadar haz almamım yanı sıra kitabın etkisini de hala üstümden atamadım ! Uzun zaman olmuştu bir kitabı, özellikle Türkçe bir kitabı bir solukta okuyalı, sonunu heyecanla bekleyeli çok uzun zaman olmuştu. Eminim bu kitap kütüphanemde tozlanmaya yüz tutmayacak ve parmaklarım sayfaları yıpranana dek aralarında gezinecek. Zira yeni bitirmeme rağmen hala ara ara kitaplıktan alır rastgele bir sayfasını açar okuyorum. Ve şaşırıyorum, her defasında gözüme başka bir ayrıntı çarpıyor. Özellikle kitabın başındakı Uygur masalı ve sonunda ki mahşer günü, Tanrı ile hesaplaşma nazarımda şahanedir. Emin olun ki kitabı okurken her şey adeta gözünüzün önünde canlanıyor, sanki oradasınız ve bire bir yaşıyorsunuz. Duygular o kadar yoğun ki adeta hissediyorsunuz. Yazarın essiz anlatım tarzı, uslubu size bunları hissettiriyor. Kısaca muhakkak okunmalı diye not alıyorum/z.

PART III

Ne güzel bir şiir'dir böyle;

Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden ?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu ?
Pervane olan, kendini gizler mi alevden ?
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu .. 

30 Ağustos 2011

Buika - Ateşin Kızı


Yaklaşık bir aydır bu CD'yi dinliyorum, daha doğrusu takıldım. Hani derler ya inceden insanın ruhunu okuşuyor diye, bu CD adeta insanın canına okuyor ! şiddetle tavsiye derim ..

Buika Kimdir ?


1972 yılında Mayorka adasının Palma şehrinde dünyaya geldi. Mayorka’da birçok sanatçıyla iş yapan Buika, 2000 yılında Las Vegas’a geldikten sonra keşfedildi. Madrid’e dönen ve ilk albümünü kaydeden şarkıcı, kendine özgü bir tarz yakalamayı başardı.

İkinci albümü Javier Limon’un prodüksiyonunu yaptığı ikinci albümü, “MI NIÑA LOLA”, İspanyol Müzik Ödülleri’nde, En İyi Prodüksiyon ve En İyi İspanyolca Albüm dallarındaki ödüllerini kucakladı ve birçok festivalde eleştirmenler tarafından göklere çıkartılarak geri döndü.

Buika üçüncü albümü "Niña de Fuego"; Geleneksel copla şarkılarını tekrar ziyaret etti ve ilk kez kendi kaleminden çıkan şarkılara yer verdiği bir albüm yaptı.

Flamenko, caz ve rumba ritimlerini harmanlayarak yaptığı müzikle dünya çapında büyük bir hayran kitlesine sahip olan, çağdaş dünya müziğine kendi imzasını atan İspanyol şarkıcı Buika, Kübalı caz piyanisti ve ünlü besteci Chucho Valdez ve dörtlüsüyle canlı kaydettiği yeni albümünün dünya turnesi kapsamında 19 Temmuz 2010 İzmirliler'e unutulmaz bir gece yaşatan İspanyol aşk şarkılarının efsane sesi Buika, 20 Temmuz 2010 akşamı 17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali’nde sahne aldı.

“El Último Trago” adını verdiği son albümünde Buika ünlü Meksikalı efsane şarkıcı Chavela Vargas’ın 90. doğum gününü kutluyor. Albüm Vargas’ın en güzel şarkılarını Buika yorumuyla dinlemenin eşsiz keyfini dinleyicilerle paylaşıyor.

İspanya’nın Grammy’si olan “Premio de la Música” ödülü sahibi Buika’nın New York konseri The New York Times eleştirmeni Jon Pareless tarafından “Mucizeden başka bir şey değil” şeklinde değerlendirmişti. Gitar, piyano, bas ve çello gibi birçok enstrümanı da çalabilen şarkıcı için sahne, kendisi ve izleyiciyle derin bir bağ kurabildiği bir mekân olduğu için önem taşıyor.

alıntı

17 Temmuz 2011

filmizm/escapism



Gece yine uyku tutmayınca dolabımı açtım ve baktım hangi filmler var diye ..
Daha iki hafta önce seyretmeme rağmen elime yine 'Black Swan' geçti. Favorilerim arasında yer alan bu filmi hakiki bir escapism olarak burada ölümsüzleştirmek istiyorum.




Swan'dan sonra hiç uyku tutmadı ve yine dolaba daldım ve bu kez 'hafif' bir seyler izlemek istedim, zihnimi yormayacak bir yapım ve kendimi bir anda Pride & Prejudice izlerken buldum. 'Pride & Prejudice' benim için çok özel bir film, zira ortaokul dönemimde okuduğum ilk Ingilizce kitabımdı. Her genç kız gibi Mr. Darcy'e hayran kalmış, galiba biraz da aşık olmuştum. Aslında hem kızıyor hemde yanağım al al Elizabeth ile olan sorunlu iliskilerini bir nefeste takip ediyordum. Aynı kitabı kaç kez okuduğumu bende bilmiyorum, ama klasiklerim arasında 'Pride & Prejudice' bir,  'Wuthering Heights' de ikinci sıradadır. Eklemek isterim ki, ilk göz ağrım olan BBC yapımı (serisini) hic bir şeye değişmem ..

Bonus: Wuthering Heights

11 Temmuz 2011

Le chocolat, aphrodisiaque ?

bugün,
kendime
bedenime
ruhuma
olabildiğince kötülük edesim var ..
bugün,
yanarcasına aşık olasım var ..
kor olasım var

 * * *

chocolat, sinfully delicious


chocolat, 
esasen pek yenilerden bir film değil ..
ancak aşkı, tutkuyu, ihtirası ve lezzeti anlatan güzel, 
akıcı ve sürükleyici bir  yaz filmi.
mutlaka izlenilmesi gerekenlerden diye düşünüyorum ..

22 Haziran 2011

Ümmü Gülsüm - Şark Yıldızı

"Giden yardan geriye kalan hatıralar;
Ey gönlüm aşk nereye gitti? bunu sorma artık
Herşey bir avuntuydu uçtu ve gitti...
Gözyaslarım aktıkça bana su ver,
Ve ben o hatıralar üzerine içeyim..."


'Seslerin en güzeli, Arap müziğinin primadonnası, Mısır’ın dördüncü piramidi, Nil’in ölmeyen sesi seslerin ölmeyen Nil’i, umm ul huzuun (hüzünlerin anası), delta bülbülü, Mısır’ın yüzü ve sesi, qawqab al shark (Şark Yıldızı), halkın sadece as sett (hanım) diyerek içlerindeki saygıyı gösterecek bilebildikleri en kibar sözcükle onurlandırdıkları Ümmü Gülsüm…

Yüzyıllar boyunca şiire ve müziğe düşkünlükleri ile bilinen Arapların geçtiğimiz yüzyıla unutulmaz damgasını vuran tartışmasız en büyük sesi. Zamanın sadece radyolarla kaplandığı eskide kalmış dünyanın sihirli insanı … 1975’de öldüğünde Kahire caddelerini dolduran milyonlarca kişinin gözyaşlarında saklı hüzünlerin karşılığı; Ümmü Gülsüm ..'

Biografi

Ümmü Gülsüm

*
Uzun zamandır dinlemeyi ihmal etmiştim. Nasılda özlemişim bu enfes sesin eşliğinde melankolilerde kaybolmayı.Hüzünlü değilim, bir tuhaf esinti sadece. Belkide üst üste yapılacak yolculuklardan dolayı kaynaklanıyor, belkide sadece ruhumu besliyorum. Ikiside olabilir. Hangisi daha ağır basıyor bilmiyorum, ancak bildiğim tek şey; bugün bu diva ile yola koyulacağım, bugün onun tınısında kaybolacağım ..

Döndüğümde bana kim eşlik eder bilemem, ancak sizi şimdilik bu enfes ses ile baş başa bırakıyorum ..

*
Müthiş ses, müthiş yorum/cu. Özellikle 4/4 beni benden alıyor, dinleyince kendimden geçiyorum.

11 Mart 2011

The Rite



The Rite, özetle bildiğimiz klasik exorcism, yani şeytan çıkarma filmlerinden. Ancak öyle olmasına rağmen, sırf Anthony Hopkins'in üstün performansından dolayı, mutlaka izlenilmesi gerekenlerden diye düşünüyorum.

25 Aralık 2010

I Never Promised You a Rose Garden

You know, it seems like I have developed a love for dystopian novels, since I have decided to re-read this book all over again. Perhaps I will see and/or discover new indepths and explore the richness of new point of view(s) .. Seeing things from new perspectives.. Will keep you posted though !

The first time I was aghast, for the storyline was so realistic and genuine. Moreover, I was seriously stunned how the writer managed to express a teenage girl's battle, her sobriety, her 'worlds' so vividly and sincere. Simply, def. recommended !



"Deborah, watching, saw what would be to her forever after the symbol of the impotence of all mental patients: the blow again, calm and accurate and merciless, and the spitting back again and again."

"I never promised you a rose garden. I never promised you perfect justice ... and I never promised you peace of happiness. My help is so that you can be free to fight for all of those things. The only reality I offer is challenge, and being well is being free to accept it or not at whatever level you are capable. I never promise lies, and the rose-garden world of perfection is a lie ... and a bore, too!"

"her presence was making them struggle with Maybes. Suddenly she realized that she was a Doris Rivera, a living symbol of hope and failure and the terror they all felt of their own resiliency and hers, reeling punch-drunk from beating after beating, yet, at the secret bell, up again for more."

20 Temmuz 2010

Yusûf ile Züleyha’dan

“Yûsuf göl, ben göle görüntüsü düşen mehtabın ardındayım. Yûsuf ayna, ben aynaya yansıyan ışığın tayfındayım. Yûsuf sûret, ben sûretten içre aslolanın sevdasındayım. Nakşı görüp de nakkaşa nasıl kayıtsız kalayım? Varlığımın ve mahiyetim, nasibim ve görevim O’ndan ve O’nun içinse, O’ndan gelen ışığa gözlerimi nasıl kapayım?”

"Uyandın, seni perdeler ötesinden hakikate doğuran aşka Bismillah !
Karanlıktan aydınlığa çıkaran duaya, hüzün ile semaya ağan ruha Bismillah !
Ey kalbin üzerinde titreyen hüzün !
Acıya Bismillah!
Ateşe Bismillah !
Gözyaşına Bis...
..millah!"

Nazan Bekiroğlu

Aşkname

Leyla'ya sormuşlardı hani bir gün. "Sen mi Kays'ı daha çok sevdin, yoksa o mu seni sevdi?"diye. "Elbette ben onu daha çok sevdim!" demişti Leyla, Kays adını duyar duymaz gözünden yaşlar boşanarak, "Elbette ben onu daha çok sevdim!"
"Nedir delilin, nasıl ispat edersin onu daha çok sevdiğini, üstelik o senin için çılgınlığa varmış,aklını yitirmiş Mecnun olmuşken?"
O vakit Leyla ağlayarak: "Dostlar!.." demişti, "Sırdır ki gizli gerektir, sevgilinin adını dile düşürmek hakikatte ayıptır. Kays bir dağ delisi gibi davrandı, gitti sahralarda çöllerde aşkımızı ona buna anlattı bense kimseciklerle paylaşmadım onun sevgisini,içimde büyüttüm, büyüttüm, büyüttüm... Budur ki benim onu daha ziyade sevdiğime delildir."
- Mecnun kime anlattı aşkını Haminneciğim?
- Kurtlara, kuşlara, Dilşeker'im, yalnızca ağzı var dili yok kuşlara. Buna rağmen sırlarına halel geldi, dillere düştü,şiirlere nakış oldu..."

"Aşk öyle bir denizdir ki dibi bulunmaz; öyle bir
sırdır ki, her gönül kaldırmaz, ehli olmayanlara anlatılmaz...''

İskender Pala

8 Haziran 2010

Mevlâna'dan; Mesnevi

''Sen kendi varlığından yok ol, çünkü senin varlığından beter bir cinayet yoktur.''

Mevlana C.Rumi -
Divân-ı Kebir 499


''Benim maddi varlığım da, şu görünen şeklini alıncaya kadar çeşitli merhalelerden geçti. Ben de cansız varlıktan öldüm, boy atıp gelişen bitki oldum. Bitki iken öldüm, hayvan şekli ile baş gösterdim.
Hayvanlıktan da öldüm, insan oldum. Artık ölüp azalmaktan, noksan düşmekten ne diye korkayım?
Bir daha hamle edeyim de, insan iken öleyim, böylece de melekler alemine dahil olayım.
Melek olduktan sonra da, benim için meleklik aleminden de geçmek, kurtulmak, ötelere gitmek gerekiyor.Çünkü Allah'tan başka herşey yok olup, gitmektedir.
Bir kere de meleklikten öleyim, kurban olayım da vehim ve hayale gelmeyen bir şey olayım.
Şu maddi varlıktan kurtulur, yok olur, 'Allah'ta yok olmak' mertebesine ererim ki, yokluk erganûnu gibi, 'Gerçekten de biz dönüp ona varanlardanız.' derim.
Herkesin bildiği ve ne olduğu hakkındaki fikirlerin birleştiği 'ölüm' karanlıkta gizlenmiş âb-ı hayattır.
Nilüfer çiçeği gibi git bu hayal ırmağında yetiş, susuzluk hastalığına tutulmuş kişi gibi haris ol, iştiha ile suyu yani ölümü ara.
Su, susuzluk hastasının ölümü olduğu halde o, su arar ve sabredemez, içer. Doğruyu hakikati bilen ancak Allah'tır.
Ey ayıp ve ar hırkasına bürünmüş, dönmüş aşık; sen can korkusu ile canandan, sevgiliden kaçıyorsun.
Ey korkaklığından kadınların bile utandığı kişi! Gerçek sevgilinin kılıcına doğru yüzbinlerce ruh, el çırparak koşmaktadır.
Sonsuz olan hayat nehrini görünce, kâsedeki suyu, yani şu fâni ömrünü, nehre kat, su hiç nehirden kaçar mı?
Kâsedeki su, nehir suyuna karışınca, orada kendi varlığından kurtulur da, nehir suyu olur.
Böyle olunca, o kâsedeki suyun vasfı, sıfatı yok olur da, zâtı kalır, artık bundan sonra o ne eksilir, ne kirlenir, ne de kokar.''

Mevlana C.Rumi
Mesnevi

6 Haziran 2010

A Fragile Spell

Well, tickle my fancy; I´m glad we have certain things in common. Baudelaire and Edgar Allen Poe are what you call ´poet maudits´ or cursed poets; they have some kind of evil spell over their lives. When a person is younger, you can kind of say that he hasn’t yet lived long enough to be his own evil spell but after a while you have problems of your own, just as bad as ever any poem by Edgar...!

"Deep into that darkness peering, long I stood there, wondering, fearing, doubting, dreaming dreams no mortal ever dared to dream before."

4 Haziran 2010

Başkadır Dost

"Bir kozanın içindeyim ki çıkmak istemiyorum. Ve işte o dönemde, yani etrafıma umutsuzluktan perdeler çekip üzerime endişeden battaniyeler örttüğüm, kaybolduğum, kahır olduğum, görünmez olmak istediğim, alabildiğine asosyalleştiğim, en sevdiğim arkadaşlarımı bile görmeye tahammül edemediğim, münzevileştiğim, beynimin mağarasına çekildiğim o günlerde, gönlümün kapısında bir tıkırtı duydum. Israrsız ama varlığını belli eden bir tıkırtı, açmamak ne mümkün kapıyı ona. Bir de bakıyorum ki karşımda. - Dost. - O gelmiş.."

Elif Şafak

2 Haziran 2010

Nar-I Âşk

"Aşkını kendime bin gam ve bin dert ile mesken eyledim. Bu virane meskende bir garip aşık oldum. Aşkının fırtınası ile boğuşurken, karaya vurmuş gemiler gibi oldum. Halim ahvalim avare. Kolum, kanadım kırık, biçare. Kanadından vurulmuş bülbül gibi, bir güle konamadım. Uçmaya çalıştıkça bu batışlarımın sebebi nedir? Ey yar acaba benden haberin var mıdır? Güllerden daha gül yüzün gülerken; acep senin aşkınla ciğeri közlenmiş bu garibi bilir misin? Bir damla gözyaşımı gül rengindeki tenine akıtsam, anlar mısın ki senin için kan ağlayan bir mecnun vardır? Sorar mısın bana dilhun, kan ağlayışının sebebi nedir?

Ahhh Leylaaa; gece saçlı, ay yüzlü, hilal kaşlı, pak benizli, al yanaklı, elmas sözlü, deniz gözlü, gül gülüşlü, derdime dertler katan Leyla. Aman et artık bana; gerçeği bıraktım hiç olmazsa rüyalarımda uzat ellerini, hayallerimde gül bana..."

"Berk"

Hayalet-ler

"Aramızda, bize neredeyse ölümü sevdirecek o rüyasız gecelerden, ya da dehşet ve ucube sevinçlerle dolu bir geceden sonra tan yeri ağarmadan önce uyanmayan pek az kişi vardır. Böyle gecelerde beynin bölmelerine öyle hayaletler dolar ki, bu hayaletler gerçekliğin kendisinden bile daha korkutucudurlar, bütün ucubelerde gizli olan yaşamgücüyle dopdoludurlar."

Oscar Wilde
The Portrait of Dorian Gray

13 Mayıs 2010

Yalnız Ağacın Dansı


Yazar: Mesut Balık

“Biliyor musun Sakız Hanım, kendimi ne zamandır böyle mutlu hissetmemiştim”.

Oturduğu yerden, kendisini rahatça görebileceği yükseklikte asılı duran, duvardaki aynaya yaklaştı yavaşça. Aylardır süren uzun ve derin bir uykudan uyanmıştı sanki. Yaşlı gözleriyle, yüzündeki cizgilerde dolaştı bir süre. Geçen seneden bu zamana kadar, cansız beyaz saçları iyice azalmış, her geçen gün yüzüne yeni ve derin çizgiler eklemişti. Aynanın her zamanki açık sözlülüğü ona acımasızca gelmeye başlamıştı çoktandır. Gerçekleri çekinmeden söyleyen bu açık sözlü dost, kendi eskimişliğinden habersizdi oysa. Mahur Bey, ona karşı bu kadar dürüst olamıyordu bir türlü.

Yillarca makinelerle arkadaşlık etmiş olan sürekli titreyen emekli elleriyle, zorlu ve yorucu bir mücadeleden sonra krıvatını bağlayabildi.

“Nasıl Sakız Hanım, yakışıklı mıyım?”, diye sordu.

Sakız Hanım, cevap vermedi, her zamanki gibi sadece tebessüm etti.

Hareketsiz bacakları üşümesin diye üzerine örtmüş olduğu, kahverengi kare motifli, koyu yeşil battaniyesine bir çeki düzen verdi. Battaniyeyle olan akrabalığını inkar etmeyen, ismini, renginden dolayi almış olan tekerlekli sandalyesinin kolluklarını okşayarak:

“Haydi Yeşim kızım, mutfağa gidip kendimize bir çay yapalım”, dedi.

Mutfaktan tekrar oturma odasına döndüğünde, sevinçle:

“Sakız Hanımcığım, çay öyle nefis olmuş ki. Ellerime sağlık. Aman şimdi kendime nazar değdireceğim”, diyerek, hayat arkadaşının karşısına yerleşti.

Sakız Hanım, çayı sevmezdi pek. Ihlamur içmeyi tercih ederdi.

Mahur Bey istekli bir şekilde sohbetini sürdürmeye devam etti.

“Ah Güneş’im, yıllar nasıl da gelip geçiyor. Seninle buralara gelişimiz daha dün gibi sanki.”.

Bu yel değirmenleri ülkesinde savaşmaktan yorulmuştu. Sakız Hanım’a üzüntusünü, hayal kırıklıklarını belli etmek istemiyordu. Dertlerini sevdiği kadından başka kimle paylaşabilirdi ki? İçinde yükselen kırgınlıların da etkisiyle iyice titremeye başlayan yaşlı ellerinde can çekişen çay bardağından bir yudum aldı.

“Seni üzmemek için bugüne kadar bu konuyu açmadım. Ama sana da anlatmazsam …

Sakız Hanım’ın şefkat dolu bakışlarından cesaret aldı ve de içini dökmeye devam etti:

“Bizim büyük haylaz geçenlerde çok üzdü beni. Ne derse beğenirsin? Onca tarlayı boşuna almışız yıllarca. Keşke şöyle güzel, deniz manzaralı bir yazlık alsaymışız. Sonra da tarlaları satalım diye teklifde bulunmaz mı?. Söyle Güneş’im kızmakta haksız mıyım? Benden sonra ne yaparsanız yapın dedim. Ama şimdi olmaz. O topraklarda annenizin hatırasi var diyerek karşılık verdim. Kırıldı bana haylaz. O günden beridir torunlarımı da getirmiyor bana. Bir görsen, ikisi de birbirinden tatlı. Hele küçük sana çok benziyor. Sap sarı saçları. Güneşin torunu diye seviyorum onu. Büyükse çok sessiz, ve alıngan. Tıpkı amcası gibi. Neyse, kararımı verdim, onlara bugün surpriz yapacağım. Kendilerine yazlık almaları için tarlaları satabileceklerini söyleyeceğim. En azından torunlarımız için güzel bir hediye olur”. Bu yaştan sonra artık ne işimiz var tarlayla, bahçeyle?

Boşalmış olan çay bardağını yakınındaki sehpaya koydu. Konuştukça içinin boşaldığını, iyice rahatladığını hissediyordu.

“Bizim ufak oğlana da, tarlaların satışından elimize geçecek olan paranın bir kısmını vereceğim, Türkiye’de kurmayı planladığı iş için. Ama alacağını sanmıyorum pek. O da, beni niye Türkiye’ye bırakıp geldiniz, abimle ablam gibi niye yanınızda büyümedim diye hatır koyuyor. Gercekleri o kadar anlattım ona, sanırım ikna edemedim. Nereden bilebilirdim buralarda kalıp gideceğimizi. Sakız Hanımcığım, sen benim şahidimsin. Hep memlekete dönme hayalleri kurmadık mi seninle?”

Sakız Hanım bir şey söylemediyse de, bakışlarından onu anladığına dair bir anlam çıkardı Mahur Bey. ‘Sen de olmasan, kim dinlerdi ki beni?”, diyerek sevgiye tebessüm etti biricik güneşine.

“Gecenlerde kızımızdan mektup aldım. Saat farkından dolayi telefon açamıyormuş. Neyse sana asıl meseleyi anlatayım. İletişim kurmakta zorluk çekiyorlarmış. Gittikçe farklı dünyaların insanları olmaya başlamışlar. Ne demekse şimdi bu. Senin anlayacağın boşanıyorlarmış. O kadar dil dökmüştüm, buradaki delikanlılarin suyu mu çıktı diye. Bir türlü Kanada’ya gelin gitmekten vazgeçirememiştik hatırlarsan. Burnunun dikine gitmeye oldum olası bayılır. Kizma ama, tam teyzesine çekmiş.

Sakız Hanım kızmadı.

Tüm aile bireylerinin bir arada olduğu fotoğrafa takıldı kaldı yaşlı gözleri. Çok uzun yıllar önce dondurulmuş bu tabloya büyük bir hasretle baktı. Derince bir nefes aldı, içine sessizce dolan acıyı söküp atar umuduyla. Ama fayda etmedi.

Birden kapının zili çaldı. Mahur Bey’in içini tuhaf ve tatlı bir telaş kapladı. Geldiler, diyebildi, heyecandan titreyen sesiyle. Sabahleyin uğramış olan bakıcı, sessizliğin ve de hareketsizliğin iyice bulaşmış olduğu eşyaların birazcık da olsa rahatını kaçırmışsa da, bu özel günde, fedakarlıkta bulunabilecek güçleri vardı hala. Mahur Bey, ziyaretçilerin biraz beklemelerini rica ettiği, kapıdakı notu hatırlayınca, son bir kez daha baktı aynaya. Önce kravatını, sonra da saçlarını düzeltti.

Haydi Yeşimciğim , gidip kapıyı açalım. Misafirlerimizi daha fazla bekletmeyelim”, dedi.

Kapiyı açar açmaz, yaşadığı hayal kırıklığının yüzündeki yansımasını saklayıp saklayamadığından emin olamayan Mahur Bey, sadece gülümseyebildi. Bir yandan elindeki yağlı boya resimlerini gösterirken bir yandan da öğrenimi için bir miktar paraya ihtiyacı olduğunu analatan, kirli sakallı, uzun saçlı genç, Mahur Bey’in içine bir şüphe düşürdü birden. Gazetelerden okuduğuna göre, satıcı kılığındaki bazı kişiler, kapı kapi dolaşıp, yaşlılarin evine bir bahaneyle girip, kiymetli eşyalarinı çalıyorlarmış. Telaşını belli etmemek için elinden geleni yaptı. Yarım Hollandacasıyla resimlerle ilgilenmediğini söyledi. Genç de fazla ısrar etmedi, sadece yüzünde hayal kırıklığının bir parçası belirdi. Kapıyı hızlıca kapatmış olan Mahur Bey’in içini, birden kemirmeye başlayan bir pişmanlık duygusu kapladı. Belki de gerçekten paraya ihtiyacı vardı bu genç delikanlının. Bir resim alsa mıydı? Paranin cazibesini iyice kaybettiği hayatının bu zamanlarında, sadece konuşmaya ihtiyacı vardı. Kimbilir içeriye davet edip, biraz sohbet edebilirlerdi. Böylece zaman da geçmiş olurdu. Pişmanlığıni kapının arkasında bırakarak tekrar oturma odasına döndü.

Sakız Hanım’ın, bulunduğu yerden rahatça görebildiği çiçekleri bugün getirmiş olan yeni bakıcısından bahsetti bir süre. Çok içten ve de kibar olan bakıcısı dul bir kadındı, ve de küçük oğluyla birlikte küçük bir evde yaşıyordu. Geçenlerde yakışıklı bir avukatla tanışmış. İlk görüşte aşka inanıp inanmadığını sormuştu Mahur Bey’e bakıcısı. Bu yakışıklı avukat ile oğlu arasında samimi bir hava oluşmuş. Ona baba olmak cok yakışıyormuş. Hep birlikte tatile gitmeyi teklif etmiş bu kibar adam. Buna çok sevinen bakıcısı, geçmişindeki tum olumsuzluklara rağmen, bir gün tekrar evlenebileceğini ima emtiş. Masalları da çok seven bu duygusal adam, her yeni bir güne şiir okuyarak basladığını, bir gün hayatını birisiyle birleştirirse, bu alışkanlığını devam ettirmek istediğini söylemişti. Bu hayalleri her gün dinleyen Mahur Bey için yaşamanın daha cok, hatırlamak gibi bir anlamı vardı.

Hızla değişen yaşamın yabancılaşmış yüzüyle karşılaşmak istemeyen Mahur Bey, son anda televizyonu açmaktan vazgeçti. Dışarıdan gelen şehrin gürültülerine inat, kendi geçmişinde dolaşmak daha cazip geliyordu ona. Sürekli geçmişe gömülen şimdiki zaman… Bu gerçeği hatırlatmakla görevli saatin sesi rahatsızlık vermeye başlamıştı. Günün sona ermekte olduğunu farkettikçe huzursuz oluyordu. Önce elleriyle kulaklarını kapattı. Kapının zilini duyamamak endişesiyle ellerini tekrar dizlerinin üzerine koydu. Sonra bir çözüm geldi aklına. Saati bulunduğu masadan adeta koparıp yatak odasına götürdü. Yatağındaki yastığının altına yerleştirdi. Çıkarken de kapıyı kapatmayı ihmal etmedi. Oturma odasının kapısıni sonuna kadar acmanın zekice olduğuna karar verdi. Çünkü kapının zilini duyamamak korkusu sarmıştı içini birden. Sırf bu kaygıdan dolayı da ilaçlarinı almamıştı bugün. Çünkü kullanmakta olduğu ilaçlar onda, karşı konulması güç bir uyku hali oluşturuyordu.

Butün gün süren bu bekleyişten yorgun düşmüstü Mahur Bey. Sonunda itiraf etti Sakız Hanıma. Oldukça sıkılmıştı.

Pencereye doğru yaklaşti. Bahcedeki yalniz ağaca takıldı gözleri. Yükeseklere uzanan dallara baktı bir süre. İçinden, birden koşup ağaca tırmanmak geldi. Tırmanmak, en yüksek dallarına. Bütün bir şehri görmek, içindeki hayatları. Çaresizce Yeşim’e baktı sonra. Rica etse bu yalnız ağaç ona, gördüklerini anlatır mıydi acaba? Kaderlerine direnmekten yorgun düşmüş olan yapraklar, çaresizce, kendilerini boşluğa bırakıp, yerde, git gide genişleyen ve de derinleşen sarı bir nehire dönüşüyorlardı. Rüzgarın önderliğinde akıp gidiyorlardi başka diyarlara. Hayaller dünyasına, ya da hatıralar dünyasına. Mahur Bey hayretler içinde kaldı. Birden dans etmeye başlamıştı bu yalnız ağaç, hiç bir şeyi umursamadan. Öyle güzel dans ediyordu ki. O sallandıkça sarı nehir coşuyor, tüm bu olup bitenleri hayretle izleyen Mahur Bey’in heyecanı ve de şaşkınlığı gittikçe artıyordu. Bahçeye açılan kapıyı sonuna kadar açtı. Ağacın kendisine uzattığı dallardan kulaklarına ulaşan sese dikkat kesildi. ‘Haydi Mahur Bey, gel beraber dans edelim. Bugün senin doğum günün.” Ayaklarına ulaşan sarı nehire bırakmak istedi kendini önce. Yüzerek ağacın gövdesine ulaşmak, ve de doyasıya sarılmak. Kuvvetlice esen rüzgar, yönünü değiştirdi, Mahur Bey’in saçlarının arasından geçip, içeride bir gürültüye dönüşüp kayboldu aniden. Korkuya kapılan Mahur Bey, Yeşim’le birlikte oturma odasına döndü, olup bitenleri anlayabilmek için. Dolabın üzerinden, biraz önceki sahneye şahit olan fotoğraflar devrilmişti. Yere düşmüş olan Sakız Hanım, parça parça olmuş camın gerisinden hala tebessümle bakıyordu Mahur Bey’e.

8 Mayıs 2010

Amal Maher; A Tribute to Oum Kalthoum

Het Holland Festival 2010 opent in Koninklijk Theater Carré met een eerbetoon aan een van de grootste zangeressen van de twintigste eeuw: Oum Kalthoum. De klassieke Arabische liederen van Kalthoum worden vertolkt door de jonge zangeres Amal Maher, begeleid door Selim Sahab’s Orchestra. Oum Kalthoum, de Stem van de Arab...ische wereld, was wereldberoemd om haar reusachtige bereik en ongebreidelde kracht. Haar liederen behandelen universele thema’s als liefde en verlangen, verlies en verdriet. Omar Sharif zei over haar: ‘Elke morgen wordt zij opnieuw geboren in de harten van 120 miljoen mensen. In het Oosten zou een dag zonder Oum Kalthoum geen kleur hebben.’

Amal Maher; A Tribute to Oum Kalthoum
Location: Koninklijk Theater Carré
Time: 8:30PM Tuesday, June 1st

Source

30 Nisan 2010

Kıraç

Son günlerde Kıraç'a takıldım gidiyorum. Bu arada son albümü fevkaladenin fevkinde desem yeridir.